Sunday, February 18, 2007

Neredeyim Ben?

Anayasa kitapcigi firlatilmasi olayinin uzerinden tam tamina 6 sene gecmis durumda. Esasinda krizi kitapcigin firlatilmasina baglamak ne derece dogru orasi tartisilir ancak saglam bir bunyesi olmayan o donemki ekonomimizi (burada o donemki kosullara deginirsek ayrica bir yazi yamak gerekir) rayindan cikaracak bir sok etkisi yarattigini da soylemek mumkun. Zaten gecmise endeksli olarak bugun de korkulan konulardan biri cumhurbaskanligi secimi esnasinda ortaya cikabilecek gerginlikler. Boyle bir durumun olusmasi halinde bunun ekonomimiz uzerinde etkileri ne derece olabilir, 2001 senesinde oldugu gibi bir durum ortaya cikar mi acaba?

Aslinda bu tip bir soruya verilecek yanit su asamada basit gibi gozukuyor. 2001 senesindeki ekonomik krize benzeyen bir durumun olma olasiligi son derece dusuk. Ancak gecen mayis-haziran doneminde oldugu gibi bir dalgalanma yasanmasi da daha cok dis kosullara bagli. Uzun lafin kisasi kanimca dissal ekstra bir gelisme olmadigi takdirde bu donemin hasarsiz atlatilacagi yonunde.

Peki bizi bu sekilde dusunmeye iten ne, ya da diger bi anlatimla neler degisti Turkiye`de bu sure icerisinde ve de dunya resmini elimize aldigimizda nedir durumumuz? Bu acidan konuyu ele aldigimizda sayisal istatistiklere bakmak en dogrusu. Nerede oldugumuza rehberlik etmesi icin AB`nin unlu Maastricht kriterleri`ni referans noktasi rakamlaryla kiyaslamak bir fikir veriyor. (Bugunlerde iyice populer, ne de olsa 2006 butcesi neredeyse denk geldi) Maastricht`te 5 tane kriter belirlenmisti ve de ortak para birimi euro`ya geciste son asamada bunlar esas alinmakta (nitekim en son slovenya 13. ulke olarak euro ya bu kriterleri de saglayarak girdi), kriterleri hatirlatacak olursak;

-Kamu açığı, GSYİH’nın %3’ünden az olmalıdır,
-Toplam kamu borcunun GSYİH’ya oranı %60’ı aşmamalıdır,
-Enflasyon oranı, son 12 ay içerisinde en düşük enflasyon oranına sahip üç üye ülkenin enflasyon oranları ortalamasının en fazla 1.5 puan üzerinde olmalıdır,
-Uzun dönem nominal faiz oranları, en düşük ortalamaya sahip üç ülkenin faiz oranları ortalamasından en çok 2 puan fazla olabilir,
-Avrupa Para Sistemi’nin döviz kuru mekanizması çerçevesinde belirlenen normal dalgalanma marjlarına, en az son iki yıl boyunca ciddi sapmalar gözlenmeksizin uyulmalıdır.

Buradaki rakamlari referans aldigimiz zaman su an icin bu kriterlerden 2 tanesini saglamayi basardik ancak diger iki tanesini saglamak icin alinmasi gereken cok mesafe oldugu gozukuyor. Nedir bunlar oncelikle butce acigi rakami bu sene 0.7% gibi bi rakam geliyor (GSYIH rakamini hukumet tahmini olarak aldigimiz zaman), ve de yine rakam henuz kesinlesmis olmamasina ramen kamu net borc stoku maksimum oran olan 60% in altinda gelecegi kesin gibidir (nitekim mart ayinda acikliga kavusacak ve de asagi yukari 50% in altinda gerceklesecek). Ayrica son madde sayisal bir deger tasimasa da saglanmis kriterlerin icerisinde yer aliyor (ne de olsa serbest kur rejimi). Ancak burada sunu belirtmekte fayda var ki AB`nin esas oglanlari Fransa ve Almanya butce acigi oranini karsilamakta oldukca zorlaniyorlar, hatta buyume ve istikrar paktinda yaptiklari katakullilerle ceza almalarini erteletmeyi basardilar.

Tutturmaktan uzak oldugumuz kriterler ise enflasyon ve faiz oranlari, ozellikle son dalgalanma sirasinda en cok etkilenen rakamlar da bunlar olunca kriterleri tamamen karsilama noktasinda zaman kaybettigimiz gercegi ortaya cikiyor. Bugun icin Maastricht kriteri seviyesindeki enflasyon orani 2.9% (bizdeki 2006 sonu rakami 9.65% oldugunu ayrica 2007, 2008 ve de 2009 icin hedeflenen enflasyon oraninin 4% oldugunu soylemek gerekiyor. Hedeflenen enflasyon orani yakalansa dahi yukaridaki referans rakami sabit dusundugumuz takdirde, Maastricht Kriteri 2009 yili sonuna kadar tutmuyor). Uzun vadeli faiz oranlarina baktigimiz zaman da 2006 sonu icin referans rakaminin 5.7% oldugunu goruyoruz. Bizdeki oran ise su an 19% lerde, aradaki fark fazla yoruma da yer birakmiyor, ancak gorunen o ki tamamiyle Maastricht Kriterlerini karsilamak icin uzunca bir sureye gereksinim oldugu, hos AB`ye girisimizin de uzun yillar alacagini dusunursek zaman yeterince mevcut (ama bakalim AB`ye girecek miyiz? Girmeli miyiz konusu ayri burda onu yazmak icin yer yok ne yazikki).

Bu durumda gorunen manzara su ki, bu zamana kadar alinan mesafe gayet olumlu, ancak stabil bir ekonomi ardindan yuksek refah seviyesi icin daha oldukca yol almamiz gerekiyor, yolun ortasi degil belki de basindayiz...

1 comment:

Unknown said...

Seçim dedikodularının bu kadar gündemi meşgul ettiği bir dönem de gerek cumhurbaskanlığı, gerekse erken seçimin ekonomi üzerinde ne tip bir etkisi olacağı, Türkiye'yi yeni bir krizin eşiğine sürükleyip sürüklemeyecegi üzerinde fikir üretmeye (beyin fırtınası yapmak mı demeliyim yoksa :) ) değer bir konu haline geliyor.

Utku sana katılıyorum, seçimlerin ekonomi üzerinde krize neden olacak büyüklükte bir dalgalanma yaratacağını düsünmüyorum, olabilecek şey seçim sonucunda ya da bu süreçte gercekleşen ters yönlü sermaye akımlarının kur üzerinde yaratacağı olumsuz baskı ve buna bağlı reel faizdeki artış... Zaten bu yüksek reel faiz döngüsü Türkiye'nin bir türlü üstesinden gelemediği bir sorun, iyi giden ekonominin zayıf halkası...Her ne kadar Merkez Bankası modellemelerinde ve buna bağlı belirlediği hedeflerde ekonominin potansiyel üretim seviyesinden sapmalarını gözönünde bulundursa da, temel amacı olan fiyat istikrarının sağlanması sürecinde yegana aracı da faiz oranları...Ve kısa vadede de bu oranlarda ciddi bir düşüş gerçekleşeceğini zannetmiyorum...

Benim yakın zamanda yaşanan ekonomik dalgalanmalarda takıldığım asıl nokta ise kaynağı ne gibi görünürse görünsün, asıl nedeninin ters yönde gerçeklesen ani sermaye akımları olması."Globalleşen" ekonominin bize en kötü armağanı bu sanırım (güzel bir amağanı var mı o da ayrı bir tartışma konusu!!!), ne giren sermayeye ne de çıkan sermayeye engel olamamamız, öngöremememiz, planlayamamamız. Bu konuda komplo teorisi üretmek gerekirse, ekonomilerde yaşanan önemli olaylar yabancı güçlerin belli hedefleri doğrultusunda, ki bunlar kimi zaman ekonomik rant kimi zamansa politik güç olarak karşımıza çıkıyor, yaptığı hamlelerin birer sonucu. Olaylara bu şekilde yaklaştığımız da ortaya çıkan gerçek biraz iç karartıcı; biz naparsak yapalım ekonomimizi ne kadar kuvvetlendirirsek kuvvetlendirelim, bu oyunun vezirine en fazla bir at kadar yaklaşabilecek olmamız... (bu satranç oyununun da şöyle ironik bir durumu var en güçsüz taş olarak kabul edilen piyonun hem şaha hem vezire attan da kaleden de bir taraftaki filden de daha yakın pozisyonda duruyor olması!)

Benim umudum Türk ekonomisi biraz daha güçlenene, faiz oranlarında belirgin bir yol katedilene kadar ters sermaye akımlarından minimum ölçüde etkilenmesi. Belki bu süreçte "gelişmekte olan ekonomi" pozisyonundan biraz daha üst seviyelere çıkabilir, global arena da yerimizi de ve duruşumuzu da belirginleştirebiliriz. Belki bir gün Maastricht kriterlerinin faiz ve enflasyonla ilgili olanlarını bile yerine getirebiliriz. Çok mu iyimser oldu? Eh sonuç olarak her şeyin çıkış noktası insanların beklentileri değil mi? :)